25 Aralık 2014 Perşembe

2014 Yılı Değerlendirmeler - 1 : Dinlediğim Albümler ve Favori Şarkılar ve Gittiğim Konserler


Merhaba ,
 
2014 yılında müzik dünyasına tonlarca albüm çıktı . Aylak Adam ,  rock ve blues tabanlı muzikleri dinlediği için , geçen yılı değerlendirirken , yıl içinde çıkan yeni albümler listesini aşağıdaki gibi oluşturdu.  

Sıralama , grup ya da şarkıcı ismi, albüm ismi  ve ol albümden en çok severek dinlediğim , aklımda kalan , dilime pelsenk etmiş şarkı ve şarkıları listelemektedir . Yanındaki yıldızlarda bu durumu ifade etmektedir , en'ler olarak ...

Henüz haberin olmayanlar var ise bu vesile ile tavsiye etmiş olayım .

İşte 2014 yılında , edindiğim , dinlediğim , albümler , beğendiğim şarkılar ve gittiğim konserler  ...

Long Live ROCK !

Güle güle 2014 !

Aylak Adam - Aralık 2014

Not: Liste karışıktır , sıralama içermez


Grup / Şarkıcı  Albüm  Şarkı  Yıldız
Bruce Springsteen  High Hopes  The Ghost of Tom Joad *****
Paul Rodgers The Royal Sessions   Born Under a Bad Sign  
Sebastian Bach  Give 'Em Hell    
Robert Plant   Lullaby and... The Ceaseless Roar  Embrace Another Fall  ***
Slash feat.M.Kennedy& The Conspirators   World on Fire  30 Years to Life  
John Mellencamp Plain Spoken  Troubled Man  & Tears in Vain  ****
Joe Bonamassa  Different Shades of Blue  Oh Beautiful!   
Machine Head   Bloodstone& Diamonds  Sail Into The Black   
Pink Floyd  The Endless River   Side2 Sum,Skins,Unsung,Anisina  
Foo Fighters  Sonic Highways   Something From Nothing  ***
AC/DC  Rock or Bust  Dogs of War   
Chris Robinson Brotherhood Phosphorescent Harvest Bad lands here we come *****
The Tea Party The Ocean at the End   The Ocean at the End  ***
The Well  Samsara  The Eternal Well  
Zodiac Sonic Child  A Penny And A Dead Horse  ***
Shaman’s Harvest  Smokin' Hearts& Broken Guns  Dangerous  ***
Steve Hunter  Tone Poems Live   The Idler   
Johny Winter  Step Back  Unchain My Heart   
Neil Young Storytone    
Nashville Pussy  Up the Dosage   White and load  
Martin Barre  Order Of Play  Locomotive Breath  
Los Lonely Boys  Revelation  Blame it on love  ****
Dakota Nostalgia for Paradise  Mother Earth and Father Mind  *
Guns N' Roses  Appetite for Democracy (Live) Tamamı   
Dave Kilminster  …and The Truth Will Set You Free  Messiah   
Dana Fuchs Songs From The Road (Live)   So Hard To Move   
Various Artsist  Celebrating   Jon Lord   Perfect Stranger  ***
Caravan  Place Of My Own The Collection     
Blues Pills Blues Pills  High Class Woman  *
Sammy Hagar  Little Roast  Red Voodooo  ***
Grup / Şarkıcı  45'lik Şarkı  Yıldız
The Handsome Family  True Dedective Sountrack Far From Any Road *****
Lana Del Rey  feat.  Barrie - James O'Neill     Summer Wine ***
  Konserler     
Grup / Festival  Tarih  Yer  Tür
Uriah Heep 30/01/2014 Jolly Joker - Taksim   Rock
Soundgarden  ( Ön grup : Kaiser Chiefs ) 06/06/2014 İstanbul Küçük Çiftlik Rock
Rock Off Fest  - ( GRUPLAR : HIM, Jorn, Amon Amart, Gojira , Megadeth )  2-3-4/08/2014 İstanbul Küçük Çiftlik Rock
Vardruna  17/10/2014 Garage İstanbul - Taksim   Etnik
Dan Patlansky 23/10/2014 Garage İstanbul - Taksim   Blues
Kadavar  ( Ön grup : Ringo Jets )  26/11/2014 Jolly Joker - Taksim   Rock

9 Aralık 2014 Salı

Sorunlarımıza çarpıcı bir çomak : Toplumuzudaki Cehalet , Yozlaşma ve çöküşe dair minik bir analizden alıntılar

Merhaba ,
 
Aşağıdaki  alıntı  Melih Karakelle isimli bir elektronikçi arkadaşın blogunda yer alan kendi deyimiyle de , ayrıca Andy Warhol'un  popülerlik tanımını da anımsatır nitelike ,  bunca yıllık tüm çalışmalarına nazaran  bir yazı ile çok daha popüler olmasını sağlayan    " Türkiye'den neden taşındım "  isimli yazısından alınmıştır .
 
Yazının orjinal linkini  en alta ekleyeceğim ,  ben sadece  aşağıdaki harika formülü  kendi litaratürüme ve dağarcığıma katmak için özellikle  alıntılamak ihtiyacı duydum , çünkü  olması gerekeni  en iyi ve en anlaşılır özetleyen formül olduğunu düşünüyorum .
 
Melih Bey'e  bu vesile ile teşekkür ediyor , hayatında  mutluluk ve başarılar diliyorum .  Bakış açısını eyleme dönüştürme başarısı göstermiş bir birey olarak da bunu başarmış olduğuna da zaten inanıyorum .
...
Bence aşağıdaki formül  BİZİM durumumuzu  gayet net açıklıyor .   Analizi de gayet kolay ! Soru da çok basit "  iğne çuvaldız misali "  !  Ne  mi ?  Kendimize bakıp  sorabiliriz , biz bu formülün neresindeyiz , ya da   sonuçlarına  hangi düzeyde etki ediyoruz ve ne yapıyoruz ? 
 
Ben formülle kalayım , siz  bir de  Melih Karakelle'nin yazısına   ve sonrada altında ekli yorumda ki Zülfü Livaneli'nin de yazılarına bir göz atın  , iyi okumalar ...
 
Aylak Adam
Aralık 2014


Türkiye’den Neden Taşındım?    On 27 October 2014, in General, by Melih Karakelle 
( Yukarıdaki  başlıktan alıntlarla ...)
                
ÇAĞDAŞLIK FORMÜLÜ :
 
Toplumlarda cehaletin önüne geçmenin kritik bir eşiği vardır. Bu eşik  :  Birim  AKLI SELİM KİŞİ başına düşüne CAHİL   olarak ifade edilebilir
 
Eşiği var eden şey de aklı selim kişinin eğitebileceği cahil sayısının sınırlı olmasıdır.

Bu eşik değer aşıldığında YOZLAŞMA ’nın önündeki tek engel DEVLET'tir .

Devlet, toplum içerisindeki cahillerin ve aptalların, toplumun geri kalanına zarar vermeyecek düzeyde eğitiminden sorumludur.

Örneğin bunu başarabilmiş toplumlarda  herkes bir filozof falan değildir, sadece Devlet, öncelikle vatandaşlarının hepsini topluma zarar vermeyecek düzeyde eğitmiştir. Bunun sonucu olarak karşınızdaki insanın aptal olması sizin için problem teşkil etmez, kapasitesi kadar bir işte çalışır ve toplum için faydalı bir birey olur. Çünkü cahil değildir. Daha yüksek kapasitesi olanlar da aynı temel eğitimi aldıkları için, kapasitelerini kurnazlık için değil toplum yararına kullanmaları gerektiğini aksi durumda hayatın sürdürülebilir olmadığını bilir. Bu sayede uygar toplumlardan daha az dolandırıcı, daha çok bilim adamı çıkar.
 
----

Yazarın şu tanımlamalarını da alıntılıyorum

YOZLAŞMA:  Toplumdaki çürümüşlüğün bir norm halini alması ve değerlerde geri dönülemez çöküş yaşanması anlamına geliyor.
 
CAHİL: Yazıda , toplum normlarına uyabilecek düzeyde eğitilmemiş veya tersi yönde eğitlerek toplumun günlük hayatına tehdit oluşturan kişi olarak kullanılmıştır.
 
Örnek : Herkes devlet dairesinde sıraya girerken, sıraya girmeyip kurnazlık yaptığını düşünen, Yaya geçidinden geçen yayaya yol vermesi gerektiğini kavrayamayan kişi isterse 4 üniversite bitirmiş olsun cahildir.
APTAL: Türkiye dışında bu kelimenin aşağılama sayıldığı bir başka ülke var mı bilmiyorum ama Dünya üzerindeki her 3 kişiden 1’i Ortalamanın altında zekaya sahipken, Ortalama Zeka’nın IQ-90 civarı olduğu Türkiye gibi ülkelerde, bu 3 kişiden birinin zekası malesef, “akıllı” olarak tarif ettiğimiz bazı şempanzelerin(IQ-85) altında kalıyor. Sonuç olarak toplumda gördüğünüz tanıdığınız her 3 kişiden biri için Aptal demek bir hakaret değil, durum tespitidir.
 
DİKKAT  BENCE  EN CAN ALICI  SORU ( Aylak Adam )

Bu insanların aptal olduğunu bilerek hayata yaklaşmak, pek çok durumda “ama niye böyle yapıyorlar anlayamıyorum?” sorunuzun cevabıdır. "Öyle yaparlar çünkü kapasiteleri o kadardır."

Not:  İlgili yazının tamamı için
http://www.melihkarakelle.com/turkiyeden-neden-tasindim.html




3 Aralık 2014 Çarşamba

O güzel insanlar nereye gittiler ?

Osman Şahin’in Son Yörük “ isimli kitabından derlemeyle  
Yörükler
Başları dumanlı yüksek yerler , ulu ağaçlar , yeryüzünü gökyüzüne bağlayan yerler çeker onları . Oralara özlem duyarlar hep. Bu korunma içgüdüleri dışında  Orta Asya şamanlığından  kalma  tanrısal ezgilerinde getirdiği bir inançtırda aynı zamanda .  El değmemiş gökyüzüne nekadar yakın olunursa , gökyüzünün de  kendisine  yakın olana en güzel yaşamı , en güzel ölümü bağışlayacağına inanırlar.  Bu yüzdendir ki  temiz göklerin altındaki  ulu ağaçlar , onların kapladığı ve insanı kendine çeken ulu doruklar birer açık hava tapınağıdır onlar için .
Dağlarda doğup dağlarda ölenlerdir , yiyip içtikleri yalnızca doğa olan , rüzgarla kar sularında yıkananlar , öldüklerinde özgürlüğün kar doruklarına gömülenler . Binbir kuşun , çiçeğin , güneşin , bulutun  ve işitilmedik nice seslerin adıdır onlar . 
“ Mezarın iyisi  çabuk kaybolanıdır “  :  Hiçbirşey kalıcı değildir onlarda , yolcu hanları gibidir yurt ve yayla yerleri ,  ölülerini yol kenarlarına gömerler , başına da bir taş diker ve yollarına devam ederler. Bir yıla kalmadan da herşey eski halini alır , doğa  gereğini yerine getirir, gömütün yeri  yurdu belirsiz olur .
Konuşurken , fazlalıklardan arınmış , özlü , doğaçlama benzetişlerle süsülü , zenginleştirilmiş bir Dedem Korkut anlatımı , Yunus Emre  Türkçesi kulanırlar .
Toros’un yüzünde ne kadar bitki , ağaç varsa bilirler . Hangisinin yenileceğini , hangi mantarın zehirli olduğunu , keçiyi hangisinin ishal edeceğini de dahil ...
Poyraz yakığıdır yüzleri , bodur çalılar örneği kısa , küt , sağlam olur boyları , Toros kayalıklarının direncini , dayanıklılıklarını , sertliğini ve tüm özelliklerini taşırlar .
Türküleri seslenişleri , Toros poyrazından esinlenilmiş gibidir ve derin çığlıkları  anımsatır, yanık , dertli ve uğultulu .
Atlar , eşkler , develer ve sürüleriyle yola düştüklerinde  zamanın ve uzaklıkların hiçbir önemi yoktur , önemli olan hareketli olmak , yürümek ve böylelikle göç içgüdülerini doyurmaktır.  Sanki hiç durumadan yürümekle yaradılışın kaynağını arar , sorar gibidirler . 
İhtiyaç duydukkarına dua etmek için en yakındaki en yüksek dağın tepesine giderler . Yoksa en yüksek agacın altına , buna da “ Allah Ağacı “ derler .
Son Yörük Sultan Ana
Sultan Ana 1991 yılında  95 yaşındaymış .     Hiçbir dini inancı yok, bir tür yarı şaman , doğaç bir dine tapıyor ,  ömründe birkez abdest alıp namaz kılmamış , hiç bir dua bilmiyor , besmele bilmiyor , kıbleden de habersiz . Oruç tutmuyor , camiye , türbeye , yatıra gitme , kurşun dökme, çaput bağlama gibi alışkanlıkları yok , bilmiyor ...  Giysilerinde  nazar boncuğu , muska vs yok ... Bu yaşına kadar bedenine hiçbir ilaç girmemeiş ,  nüfus kağıdı bile yok , nezle , grip olmamış , hiç ayakkabı , çorap giymemiş. Yalınayak yürümeyi seviyor  çorap ve ayakkabı  ruhumu sıkıyor “ diyor .  Belimden aşağısı karın içinde olsa üşümem , hastalanmam “diyor .
Son Yörük Sultan Ana , TC vatandaşı olduğunu da bilmiyor . Ülkemizin , padişahlıkla mı yoksa cumhuriyetle yönetildiğini de ... Seferberlik ve Atatürk’ü duymuş “ O’nun millete yaptığı hizmetleri duydum “ diyor .   Tv , radyo , teyp ilgilendirmiyor onu ama Dedem Korkut hikayelerini ( metel diyor bunlara ) , Deli Dumrul’u , Tepegöz’ü , Karacağolan’ı , Yunus Emre’yi , Pir Sultan Abdal’ı çok iyi biliyor .  TV karşısına bir kez oturmuşlar  , bakmış bakmış sonrada “  bir insan kovanı bu “ deyip çıkmış .
Sultan Ana  doğa ile içiçe , inançları ve davranışları da onunla özdeş. Diğerlerinden farklı bulduğu fosileşmiş taşları toplayıp saklıyor , un ve tuz çuvallarının içine koyarak bunlara “ bereket taşı” diyor . “ Demek ki tabiat bu taşı diğerlerinden farklı kıldı , bir sebebi , bir hikmeti var “ diyor . Zorunlu olmadıkça balta kulanmıyor . Odunları asala kırıp düzeltmiyor . “ Yanacak olana şekil vermezsin , ateş büyüktür , ateşin işine karışılmamalı “ diyor . 
Ateş’e dair
Ateş insana aittir , ateşin yandığı  yerde insan  da vardır . Onu yakarak böylece haber veriyorum kendimi dünyaya.  Ateş yalnız kalan insanın dostudur . Ateş hayattır . Duman tüten her yer canlı sayılır    diyor  .  İnsanlar ölünce  ocağı söndü “ de bunun için derler diyor .   Sonra da  Ateş ayırılırken söndürülmeli , yalnız kalan ateş azar , durmak bilmez “ diyor .
Yaşamlarından kimi pratik öneriler
Kekik ve adaçayına bal katıp  içiyor , bal yoksa şeker yerine azıcık tuz katıp içiyor .  Taze çam sakızı ile sütü birlikte kaynaarak , kadınların bedendeki kıllarını almak için kullandıklarını söylüyor . “ Taze çamsakızı ile kaynatılan sütlü yakı , insan vücudundan en ufak bir kızartı, acı , sivilce bırakmaz “ diyor .
Tuzlu meşe külü ile yaş sığır dışkısını iyice karıştırarak su kabağının dışına sıva yapıp  bu şekilde içinde  örneğinin tereyağının yıllarca hiç bozulmadığını söylüyor .
Etin en lezetlisinin  is yapmadan ağır ağır yanan elma odundunda piştiğini söylüyor .
Romatizmalı hastaları  balarılarına sokturur , sonra da ısırganların içine yatırırız  romatizma kesinlikle geçer “ diyor .  
İnanç
Sultan Ana  asla  cennete , cehenneme , öbür dünyaya , insanların yargılanacağına inanmıyor . “ Cennette , cehennem de bu dünyada “ diyor .  Azrail’in can alacağına da inanmıyor dolayısı ile .
Şifacı
Hastalanan önce yıkanır , sonra da kalan saç ve sabun artıklarını alır , en yüksek dağın tepesine bırakır “ derdim orda kala  dermiş
En zehirli mantardan kurup toz elde edip bunu yara yerlerinin üstüne serpiyorlar. “ Mantar tozunun değidiği yer iki güne kalmaz iyileşir “ diyor.
Soğuk algınlığı için kekik yağı , bel ağrıları için çamsakızı ile sütü kaynatıp sarıyorlar .  Ağız içi yaralarında  hasta saçını parmağına doluyor bala batırıyor ,  sonra ballı parmakla ağız içini oyuyor , ballı saç telleri  iltihap uçlarını acıtmadan yırtıp atıyor . bal ise mikropsuz olduğu için yara içlerine girip yarayı iyi ediyor .
Cildin beslenmesi için banyo suyuna  kekik , yavşan otu , papatya  katıyorlar
Soğuktan çatlayan yüz ve deriye süt kaymağı sürerlermiş
İşte  böyle Sultan Ana’dan alıntılar ... Sanırız  o özgür dağlarında  bedeni şimdi  doğaya karışmış ve mutludur , eğer öyle ise huzur içinde uyusun ...
Buyurun bir de Durmuş Aga’yı dinleyelim
Yörüklüğün kuralı “ Birinden isteyebilmem için önce vereceksin , vermeyi öğreneceksin ,verten el alan eleden herzaman büyüktür . Nekadar verir, paylaşırsan , elinde  gönlünde  o kadar büyür, yücelir. Bu yüzden açık ve güneşli alnalrı severiz ,  geniş ferah alanlarda yaşayanların gönülleri , yürekleri de açık olur ... Bizde insanı rengine , ırkına , şekline göre ayırmak yoktur , Yaradana karşı günah olur bu . Bizler bir tek insanlık ırkı tanır , biliriz . Yağrağımız farklı olsa da aynı insan ağacıyla  aynı toprak ananın çocukları sayılırız . 
Yörüğün yobazı , dindarı olmaz . Yörük kısmının dine falan ihtiyacı  pek yoktur . Gerçek din tabiattır bizde .  Şu görülen dağlar , ormanlar , sudur , kayadır , topraktır , ottur , bitkidir .  Ölüme de inanmayız pek , Yörüklükte ölüm yok süreklilik vardır . Durmadan akan , yer değiştiren suya  ölmüş gözü ile bakılmazsa Yörüğe de öyle bakılmaması gerek . “
Mevlana ne demiş  :   "  Her gün bir yerden göçmek ne iyi  /   Her gün bir bir yere konmak ne hoş  /   Bulanmadan , donmadan akmak ne hoş  "
 
 
Aylak Adam’dan Son sözler  :   1960 ‘lara kadar  nüfus cüzdanları ve kayıtları dahi olmayan Torosların bu güzel insanları Cemal Gürsel zamanında  devler zoruyla  kayıt altına alınmışlar . Sonrasında günümüze  teknolojinin  de dağları işgali ile  , yaylaları , ormanları  , kepçelerin , iş makinalarının , dikenli tellerin işgaline uğramış ,  Torosların , Bolkar’ın bağrını delmiş iş makinaları , araba yolları yaylalara  kadar çıkmış .  Bu MODERN ( !) işgal yavaş yavaş yok etmeye başlamış bu doğanın çocuklarının binlerce yıllık yaşam biçimlerini  , araç gereçlerini  ve de davranışlarını , kısaca tüm yaşamlarını ,  hem de  birkaç on yıl içinde ... Şimdilerde  halen direnmeye çalışanlar kalsa da  ömürlerinin ne kadar uzun olacağı pek tartışılır  doğrusu !
Dünyanın her neresinde olursa olsun  yaşamları ve inançlarını yalnızca doğanın kurallarının biçimlendirdiği , belirlediği ve ona saygıyla örülen yaşantıları ile   tüm  o güzel insanlara  selam olsun . Amerikan Kızılderililerine , Afrika Yerlilerine ,  Avustralya Aborjinlerine , Kuzey Kutubunun sakinleri Eskimolara  ve  yaylarların , dağların göçerleri Yörüklere , hepinize ... Sizler ne güzel insanlardınız ya, şimdi nerelere gittiniz ?   Cevabı  da Yaşar Kemal’den olsun  .
“ O iyi insanlar , o güzel atlara bindiler ve çekip gittiler “
Aylak Adam  - Aralık 2014 
( Osman Şahin’in  “ Son Yörük   “ isimli kitabından derlemeyle   )

Bilgi için link :  http://osmansahin.com


27 Kasım 2014 Perşembe

KADAVAR Live in Istanbul : Rock Muzik Sihirbazları ( Abrakadavar )

 (  Blues Perişan Blog'u için yazılmış bir yazıdır :  http://www.bluesperisan.blogspot.com.tr/2014/11/kadavar-live-in-istanbul.html)
 
 
2010  yılında  kurulan  Alman rock grubu  Kadavar  2012 yılında yayımladıkları ilk albümleri "Kadavar" ile dinleyicileri adeta zamanda yolculuğa çıkaran Berlinli bir üçlü .   Kadavar, 70'lerin doom ve psychedelic rock tarzlarını günümüzde en iyi yorumlayan grupların içinde yer alıyor.  Müziklerinde  bir  Black Sabbath tadı var . Gümbür gümbür  ama disiplinli çalıyorlar .  Byfuss’un da dediği gibi  “ Bu adamları da böyle disiplinli ve kusursuz çalar görünce  , Alman futbol ekolününde neden başarılı olduğunu daha kolay anlıyoruz “   . Adamlarda her konuda  ciddi bir çalışma ve disiplin var  gerçekten , bunu çok açıkça görebiliyoruz bu tür gruplarda da ....   Müziklerinde   hard rock riffleri ile psychedelic  rock ögelerine   dokunuşları görmek , duymak keyifli.   Grup  2013'te yayımladığı "Abra Kadavar" albümü ile de klasik rock'un hala yaşadığını kanıtlıyor .   Halen eskilerin daha iyi olduğuna inanan  ( benim gibi )  müzikseverler için   bir şanstır Kadavar .  Halen dinlemediyseniz  tavsiye ediyorum . 
 
Bu keyifli ve sağlam grubu  dün akşam  İstanbul'da Joly Joker  sahnesinde dinleme şansını bulduk .  Liquid Dream  ,  Living in Your Head , Doomsday Machine ,  Into The Night , Eye of the Storm   gibi   keyifli parçalarına eşlik ettik . Alman Krautrock  grupları  70’lere  “Avrupa Rock Müziğine “ damgalarını vurmuşlardır .  Kısacası  Almanya’nın çok sağlam bir rock muzik geleneği vardır .  Genelde  sağlam soundlu  ve ekollerine uygun makine düzeninde çaldıklarını biliyoruz .  Kadavar’da dün akşam bizi şaşırtmadı .   Üçlü  sahneyi doldurdu gerçekten de  ,  “bis”e girmeden önceki normal sürenin son parçasını sanırım 15-20  dakika kadar çaldılar , gitar efektleri , davul ve basın uyumu  oldukça başarılıydı .  Hem gitar hem  davul  gerçekten  ilgi çekici performans  sergilediler .  Hani derler ya kulaklarımızın pası silindi, aynen öyle oldu .  Konser bittiğinde  bir yarım saat kadar kulaklarımda uğultu  doyurucu ve iyi bir konserden arda kalan eserdi kısacası .  En azından albümlerini edinip dinlemenizi öneririm bu türün meraklılarına . Konseri düzenleyenlere de bir teşekkür edelim bu vesile ile ... 

Kadavar  Grup Üyeleri :    Gitar , vokal :  Christoph „Lupus“ Lindemann  ,   Bass : Simon „Dragon“ Bouteloup (2013 de  gruba katıldı  .  İlk kurucu üye  basçı :  Philipp „Mammut“ Lippitz 2013 de gruptan ayrılmış )   ,  Davul  : Christoph „Tiger“ Bartelt

Albümler :   2012: Kadavar (LP/CD, This Charming Man Records / Tee Pee Records)  ,   2013: Abra Kadavar (12. April, LP/CD, Nuclear Blast)  ve   2014: Live in Antwerp (Live Album )

Aylak Adam 
27 Kasım 2014 İstanbul 

17 Kasım 2014 Pazartesi

Yaşar Kemal’den Bir Ada Hikayesi ( İlk iki kitap üzerine )


Büyük bir insanlık destanı - Volüm 1
Yaşar Kemal’den Bir Ada Hikayesi   ( İlk iki kitap üzerine )

Yaşar Kemal iki yıl önce  “ Bir Ada Hikayesi “ serisinin 4. kitabını yayınlamış ve  seriyi tamamlamıştı .  Ben de  serinin bitmesini beklemişim ki , tamamlandıktan  sonra okumaya başladım .  Zaten kitaplar hiç kesintiye uğramayan bir bütünlükle sürüyor,  bir kitap bittiğinde diğerine geçmemeniz mümkün değil .  Yoksa uyku tutmaz !
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Serinin  birinci kitabı “ Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana “ .  
 
En başta şunu söylemeliyim ki serinin bu iki kitabını okurken ya da bittikten sonra üzerime sinen  en güçlü duygu,  “ Kayıtsız iyi olmak ve iyilik yapma ”   isteğiydi . Hep iyi olmak , hep iyilerle olmak , iyiliğin kötülüğü yenebileceği duygusunun ağırlığı idi . Zaman zaman kendimi birden sokağa atmak  ve karşıma çıkan insanlara karşılıksız iyilik yapmak isteği uyanmasıydı .  Herhalde  bana da ‘deli’ ya da  ‘manyak’ diyenler çıkardı . Tıpkı  - birinci kitabın neredeyse büyük bir kısmını kaplayan -  Ada’dan gitmeyi reddedip saklanan ve adaya ilk çıkanı kendi kendince  öldürmeye yemin eden  yardımcı karakterlerimizden Anadolu Rumu Vasili’ye  de deli yakıştırması yapılmaya çalışılması gibi .  Oysaki Vasili’de deli değildi . Sadece özünde iyi , sevgi dolu ( Ada da tesadüfen kalan  bir  kedi  ile yaşadığı sevgi dolu ilişkisi bile kitabın okunmasına sebeplerden yalnızca birisidir ) ve insan olmanın vasıflarını fazlasıyla üzerinde taşıyandı . Kendine verdiği aptalca bir söz uğruna kendisi ile yaşadığı  içsel mücadelesi bile   psikolojik bir  roman sınıfında okunabilir mesela .
 
Bu ilk kitapta  baş kahraman Poyraz Musa’nın çocuk yaşta orduya katılması  , zabit oluşu ,  Osmanlı - Rus savaşında  tüm orduyu Sarıkamış’ta  Allahuekber dağlarında  ölüme sürükleyen ve  kitabın her satırında acısını hissettiren bu felaketin izleri bizi bırakmıyor .   Poyraz Musa’nın hikayesi ve yaşadıkları üzerinden ülkenin içindeki savaş felaketini ve sonrasında   Güneydoğu Anadolu’ dan Mezopotamya çöllerine ,  kanunun olmadığı , eşkiyaların ,  aşiretlerin  elinden  ölüm kokan maceraları ,  etnik içerikli  acı dolu  kıyımları okuyoruz  . Özellikle Yezidi’lere yapılan olağandışı etnik kıyıma yazar  önemli bir yer ayırıyor ki kitap ismini buradan alıyor zaten .  O kadar çok Yezidi katlediliyor ki  ölüleri nehire atılıyor ve  tüm Dicle ve Fırat’dan günlerce  ölü bedenler akıp gidiyor , tüm suyun rengi kan rengine dönüyor   Fırat suyu kan akıyor baksana “ ...

Yaşar Kemal, bence bu kitap üzerinden önemli bir aydın misyonunu da gerçekleştiriyor,  resmi  tarihin kabul etmediği birçok gerçekliğe ve acıya da parmak basıyor .  ( Mübadele acısına , Anadolu şehirlerinin yakılıp yıkılmasına , zorla göç edenlere , Kafkas halklarına ,  Yezidi katliamına , basiretsiz yöneticilere ,  uluslararası savaş  tezgahlarına vb.) 
Kitap , mübadele sonrası  Ege’de bir boşaltılmış adaya gelen kahramanların hikayeleri üzerinde kurgulanıyor . Ancak büyük usta  bunu harika bir destana dönüştürüyor .  Savaşların dağıttığı bir ülkenin, bir coğrafyanın tüm unsurlarını bir potada , öyle güzel ve öyle insancıl eritiyor ki , ortaya muhteşem bir insan hikayesi , öyküleri ve savaş karşıtlığın vurgulandığı bir destan çıkıyor .

Tüm bu kurguda  büyük bir yergi ve eleştiride açıkça yapılıyor . Çanakkale Savaşı , Sarıkamış’ta doksan  bin askerin  Enver Paşa’nın hırsı ile donarak ölüme gönderilmesi ,  Lozan Anaşması ve mübadele , Kurtuluş savaşı gibi .  Yıkılan bir ülkenin içindeki iç ve dış göçler  ,  perişan olmuş  insanların hikayeleri ve bu hikayelerin içinden çıkıp gelen kahramanların  gelip, bu ıssız   “Ada” da buluşuyorlar .
İlk kitap’ta  Poyraz Musa , geldiği kasaba da ki kimi iyi kalpli büroktatlar , adayı keşfedişi , yerleşme çabaları  ve  Ada’sını terk etmeyen Vasili ile  tanışıyoruz . Hele ki Vasili ile  birbilerini gizlice kovalamaları ve  sonun nasıl bağlanacağı  duygusu gerçekten birinci kitabın en uzun ve de en merak edilen kısmını oluşturuyor ve sonları   Poyraz Musa’nın  adaya geri dönen Lena Ana ve Vasili ile  yaşadıklarıyla  sürüyor ...

Kitap’ta ayrıca Türkler ,  Kürtler, Çölün Bedevileri , Ermeniler, Rumlar , Çerkezler , Çeçenler , Lazlar  , Yezidiler, mübadilleri  ve bu kültürlerin yansımasının  hikayeleri  dikkat çekiyor.   Ve bence  bu durum , ülkemizde  halihazırda nefes alıp yaşayan ama bu konulara halen çok uzak olan bir çok insan içinde bir duyma , öğrenme ,  merak uyandırma adına önemli bir de  misyon ediniyor . 
İkinci kitap  “ Karıncanın Su İçtiği “ 

İkinci kitap  “ Karıncanın Su İçtiği “  ( Bir Karadeniz balıkçı terimi :  Denizin sakinliğine olan vurguyu ifade ediyor . “Deniz o kadar durgun , o kadar durgundu  ki , karınca bile su içerdi ” anlamında kullanılıyor )   ile  ada şenleniyor . Aslında Poyraz Musa canlanması yaşanabilir olması  için her şeyi yapıyor ama  bu pek meşakkatli oluyor .  Burada yavaş yavaş sahneye  her biri  bu coğrafyanın bir gerçeği  olan kahramanlar çıkıyor .  Önce  bir Karadenizli usta bir balıkçı ve kimilerine göre efsunlu bir adam olan   Nişancı Veli , Bir mübadil olan Hüsmen Aga ,   bir kürt öykü anlatıcısı ve kaval üstadı  Dengbej Uso , bir başka  savaş gazisi zabit Baytar Cemil, bir Girit mübadili  ve saygın Musa Kazım Ağa efendi ve kızları Zehra’yla  ,Nesibe,  Zehra ile Musa’nın filizlenen aşkı ,  Şehmus Ağa,  Doktor Salman Sami ve Halil Rıfat ,  Melek Hatun , Kadri Kaptan . Sonra karşı kıyıdaki kasabalılar. Hayri Efendi, Halk  Fırkası’nın temsilcisi olup  büyük bir  tehdit havası yaratan Kavlakzade Remzi, yüce insan  Çeçen Hanı Üzeyir.  Hepsi de birbirinden ilginç ve sıcak  hikayeleri ile  sizi Ada’nın tam göbeğine sürüklüyorlar . Karıncanın bile su içebileceği  sessizlik ve dikkatle   okuyorsunuz kitabı …
Kitabın en ilgi çekici bölümlerinden biride  Dengbej Uso’dan yola çıkarak  Fakiye Teyran isimli bir dervişin  hayali bir kuşun peşine düştüğü  masalsı , destansı  hikayesi .  Yaklaşık kırk  sayfa sürüyor bu bölüm .  Yaşar Kemal  bu coğrafyanın halk hikayelerine hep önem vermiş,  bunları önemsemiştir .  Bu hikaye’deki Fakiye Teyran karakteri de bana  İranlı Sufi şair Ferudun Attar  tarafından kaleme alınmış  “Mantuku’t –Tayr”  ( Farsça : Kuşların Diliyle ya da Kuş Dili  )  isimli  manzum eserini çağrıştırdı . Kitapta  Faki , sesi bir efsane olmuş ve  görülmeyen bir kuşun peşine düşüyor .  Adı geçen eserdeki kuşların padişahı  Simurg efsanesi gibi .

Usta ,  öykülerinde  açlığın, sefilliğin , ölümlerin , savaşların acılarını vurgularken , hep güçlü ve  sağlam karakterleri öne çıkarıyor . Çıldırasıya  şeyler yaşamış insanların terk edilmiş  bir adada  komünal bir yaşam kurma , çıkar çatışmalarından ziyade  geçmişte yaşadıkları acıları içlerine gömme çabaları , becerilerini öne çıkarıp , ayakta kalma ve kötüyü  iyiliklerle  yenmelerini  vurguluyor .
Başta da dediğim gibi , iki kitabı bitirdikten sonra  kendimi  bu coğrafyanın içinde bizden topraklarda bizden hikayelerle  evrensel bir destanın içinde bulduğumu söylemeliyim .

Ben bu tip kitapları  okurken belleğimde genelde olayları  canlandırır , kendimce de kurgularım . Mesela burada Ada’yı Bozcaada gibi hayal ettim ,  kahramanları da  bir film ya da dizideki  gibi kurguladım . Gerçekten sezonlarca devam eden ve dizleri vazgeçilmez bir  tutkuyla izleyen insanlar geldi aklıma sayfaları her tükettiğimde , soluksuz bir hikayeyi ekran da izler gibiydim , sayfalar tükenirken bir taraftan da bitmesin keşke diye aklımdan geçirdiğimi  söylemeliyim .
Toplam 826  sayfalık ilk iki kitabı  bitirdim , şimdi sırada  diğer iki kitap var , bakalım Ada ne hale gelecek . Açıkçası çok merak ediyorum ?

Sizin de  - eğer okumadıysanız – ilk iki kitabı merak etmenizi isterim , bilmeyenler için bir merak uyandırabildiysem ne mutlu .
İyi okumalar , kalın sağlıcakla .

“ Ah  , benim de  bir adaya gidesim var …”
Aylak Adam    
Bir mübadil torunu
15 Kasım 2014 – İstanbul